Friday, August 19, 2011

farketmez


Fark etmiyor eskimişin yenisi, dörtse dört, altıysa altı

çok zor öyle geri gelmiyor, denemesi bedavaydı,

diye değil umutlanmak, yinelenenlerden, beklentilerden,

artı birlerden, geçmiyor o bir rengin atlısı

Kalktık gidiyoruz acemice, şansı takmak peşimize öyle kolayı var diye değil,

güvensizlikten bütün debelenme

bir daha düşmeyelim diye dik durmuyoruz belki de

korkudan bağlanmıyor dizlerimizin bağı

öyle istedik diye değil, o geldi başımıza sanıyoruz diye

yanılsama gibiyse öyle

Fark etmiyor, rahatsız olmayalım diye esnemiyoruz birbirimize.


Friday, January 07, 2011

sonra haberler



Sonra sevişirdik, şimdi bir anlatsam...
sanki sen mi beni istiyorsun..ama düşlerimde öyle..
Ege'ye vurdu gemiler, fırtına çıkmış yine,
meraklı mısın sanki beni sevmeye, neymiş, haberlermiş..
kaç adam ölmüş yine, boş yere, daha mühim ölenle ölmek, beni sevebilmekten..
Üç gündür kayıptı o çocuklar, bulunmuşlar
-müştemilatta, oyunmuş, saklanmışlar, sersefil kilitli mi kalmışlar,
ölmemişler ama, onlar değilmiş suçlular..
ben seni seyrediyorum oysa, o çocuklardan onbinlercesi var içimde,
-kilitli, evet, ölmüşler mi bilmem, sen öldürme de...
maviye çalan gözleri var, gerçekten yalnızlar, kalabalıklardan kaçaklar...
hala seni düşünüyorum şehir adlı yerde, sevmediğim bardaklarda, küçük kaçamaklarda,
bitmeyen sohbetlerde altyazımsın.
hayır, dinlemiyorum evet, öyle bir çelişki ki hem severken böyle,
-nefret edebilmek.
ben kimlerin vaktini öldürüyorum,
nelerin kefiliyim gecelere karşı,
seni kimden koruyorum.
telaşlıyım hayata karşı,
geç kalmış vapur gibi olmadık hızlanıyorum,
alt tarafı sana geliyorum ....
....ve senden gidiyorum...

..sürekli anlamdırıyorum kovaladığım olmazları...

yirmidokuz oniki


bir hamlede içimden sökerdi bu şehri istese,
daha bir kere denemedi denemeyi
izmarit sayıyor arkamda, derdiyok, beklentisi çok
...oturup bir ağaç düşünüyorum
tutup onu yanıma alıyorum, altında gölge oyunlarına tavız.
bela bu unutkanlık ama seviyorum
ne düşlüyorsam öğle vakti, sıradan bir evde...
soba düşüyor önüme, sen kestaneleri soyuyorsun,
..ben ayıklıyorum karanlığı saçlarından
külleri beyaz muşambayı yakıyor sigaramın
sen ateşi közlüyorsun
ben bir geri duruyorum, sen iki ileride gülümsüyorsun
böyle korkarken bir insan, nasıl kaybediyor korkularını;
ben bulamıyorum, sen aramıyorsun...
ne içiyorsak ben bizim için, sen başka evlerde demlenen sevgililer için içiyorsun..
aramıza engeller diziyorsun
kırılmıyor mu ki hiç bu bardaklar,
ben mutfağı izliyorum, ben bacaklarını gözlüyorum
uyumak üzere bırakıyorum gözlerimi koltuğuna,
yanyana değil, uzakta,
sırf sen korkma diye;
kendime gelin, kendime güvey koltuk kabartmam
uyuyorum aslında, avizelerin başucumuzda..

----------------------------------------------



ışıları söndürüyor gözlerin
oturunca gelmiyor işte akla
kuru dudağıma yapışıyor sigara, harflerim çirkinleşiyor...
hem göremiyorum ki önümü ben, sanıyor musun ki onlar yoktan varoluyor..
karnıma koyduğun sıcak havlu kadar ısıtabilseydin içimi
o oğlanlar mı düştü aklına, hani yan baksan, yan kesen kalbini..
sürekli aynı şarkı çalsın istiyorsun değil mi?
yavaş yavaş, uzaktan yükselsin, sonra hiç gitmesin
saatleri çevirsin dursun, kendi bitmesin..
bir uzun yol içindeyim;
uzan dizime
anlatmadan uykuya yol vermem
hem sen de içindesin
hem ben de içindeyim

----------------------------------------------



Adını bellediğim dipsiz kuyular
ezberlediğim el yazısı
senin artıksız kaçırdığın uzunboylu, yazılar
hiç tortusu olmaz mı

kalkacak daha güneş,
seni, beni uyandıracak
perdeleri yakacak
eskimesin diye yüzü bulutarkası saklanacak biraz
sonra sonsuz akacak

yine ben ararken, sen yokluğa imrenirken, kaşınacak sırtın.. elini ardına atmazsın ki sen, öyle bırakcaksın...
herşeyi olduğu gibi.
yine her kafadan çıkan bir sese inanacaksın değil mi?
değil olsa bu sefer, ki çok koştuk bu tepelerden, aşşağı kadar,
olmasın duraksamalar diye kaptırdık yılları,
öyle boş yere değil, değdi mi diye soracak vaktimiz kalmasın diye kaptırdık yokuştan, sokak aralarına...
hayat zarflarına verdik pulları, kimler yapıştırdı bizi sürekli birbirimize yanlışlıkla, ya da bilerek..
ben bilsem de söylemem..

----------------------------------------------


Az çizgi çekmedim karşı yakayla arama,
bir gökkuşağı bağlar bizi arada, o da ender
kaldırıp atarım gerekirse,
kaç kaldırım uzakta o yerler
okusam yetişir miyim
yürümem; aramızdaki farklara dayanamıyorum..
biz eskiden, çılgın bir trenin uzak vagonlarıyken,
herşey güzelken, şarkılar yerleşikken, unutmak akla gelmezken
pekala yalnızdık, yine de nedense olurduk, mümkündük..
çoğunlukla meraktık, tutkulu bir meraktık
az kalmadım arada, bilinmezle kaybetmenin ortasında
kaç dediler, içimden bir sesler, dinledim
dur dediler, aynı sesler, dinledim..



Wednesday, December 22, 2010

o eksik kalsa




Bu bir gümüş kaşık, parşömen kağıdına yazdım adını,
adımın, tam yanında, yalnızlık
Üzgünüm körelttiler beni, açıldıkça saçıldım, yarı yolda bıraktı çakmağın,
yolum karanlık.
sadece deliliğimde saklı kelimeler, yoksa kimin bu resimler,
imzamı attım, kitabın ilk sayfasında tarihim, kaldığım numara, ama uğramazsın...
bekledim yine de,
kalk gidelim deseler de
dar bir pencere beklenti
parmaklıkları ellerinle örülü
camı açar mısın?
-kapında kristal bir melek asılı, kapalı zihnim, kırık bir aynada yüzünü birleştirmeye çalıştım.
bu sefer kaldım,
sen, evin , yüksek kaldırım,
elimde bir kutu, içi çatal kaşık,
bu sefer kalmaya niyetli eşyalarım...
sadece çıkartırsan var kelimelerim,
artık sessizlik kaçsa yakalarım.

...beraber uyursak, sana da anlatırım...

(yalan söylesen, ki çok mu zor , ikimiz de inandıktan sonra
ağlasak beraber, uyusak sonra,
sen yat, ben örterim üstümüzü ağdalı laflarla,
gece lambası eksik kalsa...)

kırmızı





dudakların mı şaraptan kırmızı?
üç gün önce verdik bu kızı,
yeni gelin, ister ki evine gelin...
öğretmiştik bir kek tarifi, bir iç pilav, içi sarı..
- ama o içer, içmeyi sever
gelin size de var yer.
- - perişan eteği, yerin süpürgesi ..
yanakların mı utandı?
alt tarafı her kızın yatağı,
üç gün önce tekti, pembeydi, şimdi kırmızı
tek yastıkta kocasındı
yaşı kaçtı, üç gün önce onaltı..
rayiciyle ödemişler, en çok verene satılık hayatı
- - titrer dizleri, istemeden tek bir adamın fahişesi ..
gözlerin mi kızardı?
alt tarafı herkes yüksek tepelere ağladı
saçında tacı, belinde kırmızı kuşağı
bilekten dirseğe altınlarla ağırlığı
elleri doğuştan kınalı
artık en sevdiği renk kırmızı

(elinden uçan bir güvercini talih kuşu diye kandırmışlar, kovalar durur, bildiği en güzel umut budur.)

herşey pek lazım



Masal güzel, sonu kötü
el atsak sussalar..
bir var olsalar, sonra mümkünse görüşmesek.
dış kapının dış mandallarını dizsek,
sıradan bir-ki-üç dinletsek,
masal aynı, tadı güzel,
yersen gider... son lokmaya ayıp bitirmezsek.

aman annem utandın mı,
taşındın ya, çok yaşa, üşütme, bak nezlesin.

Hayat uzun,sonu çabuk
aklını alsak sussan,
hep varsın, arada bir kaybolsan
sol cenaptan yaklaşırız korkmazsan
belki katılırsın önüne, ellerini bıraksan
hayat güzel, tadı aynı
yaşa gider....oturmaya da geliriz sen kalkmazsan.

du bakalım.



şimdi bizim sonra başkasının sırası
bir bu uçurtma avı
boynunun bağı, borç gibi sıkar gırtlağını
önce biz ödeyelim, sonra yine bekleriz,
kan ter içinde , kışın ortasında
bir ütülü takımla, bir yenik zamana,
kaldırsan başını baksan bir bana,
kim mi kurtarır seni... kim bilir ama,bir dönsen bu tarafa
iki kelime mi çözecek dilimizi,
sanki çok mu kolay bağlamak zamanı
kessek elektrikleri, sussak da suçlamasak karanlığı
farkındayım alttan aldığını... bir kaç kap, kacak, güneşi yarım örten perdeler, ağzı açık kalmış şişeler, yerde dizili boy boy sevgiler...
ödenecek vergiler. boynumuzun borcu, sevmekse vermek
.. ... gitmekse kirletmek..
bela olsun diye değil kışkırtmak yalnızlığı
kabullenelim diye öderiz farkını.

Tuesday, November 30, 2010

Sonbahar










Hala izlemediyseniz ....Sonbahar - izleyin izletin...

.


Monday, November 29, 2010

Son - bahar


Sonbahar iniltileri yavaş yavaş uzaklaşır. Sesi çatallı bir kadın gibi, son nasihatlarını, iyi dileklerini sunar. Tepelere karşı hırçın bir salıncak, eteklerine kadar sis inmiş dağlardır. Yeşilin rengi atmış, yıldızlar uzaklaşmıştır. Yerli yersiz görünen güneş, benzi solmuş bir çocuk gibi belli belirsiz yüzüne yansır.
Daralan yollar, ince ince çizgiler, ömrünü belirler. Beyaz bir duvarın üzerine pisleyen kuşlar gibi, kirletir zamanla seneler. Hem sevdirir, hem nefretle uzaklaştırır sevgililer. Herkesin kalbi öyle ya da böyle kırılır. Bir erkendir mutluluk için, sonra hep geç kalmıştır gelecek. Hep geç kalır ya da es geçer mevsimler. Sen peşinden kovalarsın, bu sefer de saklanır, yüzünü göstermez. Zordur mutluluk, ne kolay yakalanır, ne de zamanlı çıkar karşına. Bindiğin alamette, yolda rastladığın her zerre; ya zamansız iner, ya sensiz devam eder yola. Tırmandığın tepe karla kaplıdır, ateş gibi yanar için, ama beklediklerin karın altında saklıdır. Dertlerini dumanlara söyler dağıtırsın; bulutlara yüklenirler, yağmurla birlikte yine kalbine düşerler, yine ıslanırsın.
Denize uzanan, uzun bir mendirekte; karşında sonsuz boşluk, gökyüzü flu, dalgalar dev, nerede çocukluğunu kaybettin, ne zaman soldu bu kadar yüzün, ne ara bu kadar mutsuzlaştın, düşünür durursun. Cevapların belki cebinde, belki denizin dibinde... ulaşamadıktan, anlayamadıktan sonra, ha ötede, ha beride...
Yine yollar, yine uzun mesafelerle çözülecek sandığın sorunlar. Nereden, kimden, ya da neyden kaçmak için? Hepsi sen değil misin? Herşey değil mi senin içinde?
Biraz hava almak, biraz olduğundan çıkmak için uzaklaştıkça, ne olduğunu, nerede doğduğunu unutursun. Sabah ezanıyla, horoz sesleriyle çıkarsın yola, yanında akarsular çağlar, denizler içini dağlar, tepelerden kayalar sürüklenir, yoluna taş koyar; durmaz devam edersin. Sözünün eri, yolunun yolcusu, gıyabında kendi hapishanesinde tutuklu, yeri geldiğinde özgür bir kuş kadar tutkulu; ilerlersin. Döneceğin kürkçü dükkanlarını düşünmezsin. Annenin ninnisini, babanın saçlarını okşamasını, sobadaki kestane kokusunu, mevsimlerin tadını, kardeşinin adını önemsemezsin... Sonra annenin kokusu takılır burnuna, babanın resmi zamansız düşer cebinden, sobalarla dolu bir köyde kestane ararsın, koşturan çocukların hepsi kardeşin olur, mevsimler canını yakar, aldanırsın. Kaçamak hayallerin kaçarak elde edilemeyeceğini anlarsın. Şarabını içersin, sigaranı yakarsın. Yalnızlık karşına oturur, anlatırsın. Anlattıkların, kaçtıklarındır. Sabah güneşiyle başlayan reçelli bir kahvaltıdır, penceresi yeşilliğe bakan bir odadır, ince belli bir çay bardağıdır, korkuyla yatağından fırladığın bir rüyadır, gizlice yaktığın bir sigaradır, erkenden kalkılan bir bayram sabahıdır, akrabalarının oturmaya geldiği bir akşamdır, dosttur,arkadaştır; matematiktir, kimyadır; şiirdir, romandır; sevgilidir, aşktır. Yazdığın mektuplar düşer aklına; nar gibi kızaran ömrün sence bir kitaptır, başkalarınaysa yabancı bir duraktır. Kimisi yardımcı oyuncu olur, kimisi es geçer, kimisi okumak için durur, kimisiyse çolaktır.
Kuraktır artık hayallerin, herbirini darağacında asarsın. Olmamışsa, gerçekleşmemişse yakındır hayalkırıklığı, kendini çeker, korur sanırsın. Aslında bu döngüye hep girer, hep çıkarsın. Unutmuş gibi yeniden umar, yeniden yakarsın.Kuş seslerini özlersin. Gürültüsüz kalabalığı, zararsız yalanları, sakin sesleri, boş odaları özlersin. Dönersinde dönmesine, o aynı yelere; sen aynı sen değilsindir ki, aynı olasın. Eklemedir kalbin, katlanmıştır acıların, anıların; her, aynı yerlere döndüğünde başkasıdır o sandalyeye oturan, konuşan, dertleşen, gülen ağlayan. Bozuk bir lehçeyle fikirlerini anlatan, paylaşan. Başka bir zamandır uykularını parçalayan. Sonra yapraklar sararır, düşer...her sonbahar gördüğün gibi, gördüğün kadardır sararmış topraklar, çaylar, yaylalar; fırındaki böreğin, tellerdeki kuşların, telefon kulübesindeki hatıraların kadardır avcunda kalanlar. Unutursun...unutmak içindeki kumdan kalelerin üzerine yeni kumdan kaleler yapmak gibidir. Aslında hiçbirşey yıkılmaz, kaybolmaz. Artık işkence de vardır hayatında, pişmanlıkta. Merak edersin, neden hiçbirşey eskisi kadar kolay geçmez diye.Geceleri zamansız uyanır, dağınık çarşaflara bakarsın. Bütün mücadelen yatar ardında, kalksanda kurtulamazsın. Her gözüne takılan şeye, "bizim zamanımızda" diye başlayan cümleler kurarsın. Kalpler kırarsın, nedendir anlamazsın. Bir sigara daha yakarsın.
Ve sonra aynı mendirekte, artık dalgalar boyunun dört katıdır, ölümdür, kalımdır. Döner bakarsın ardına... Ardında yitirdiklerine, bıraktıklarına. Alacakaranlıktır hava, ne ezan aynı gelir kulağına, ne horozların ötüşü. Herşey daha sakindir, epeyce hallidir hava, son baharın da bitmiştir, terk etmiştir. Köhne bir araçta son yolculuğundasındır artık. Önünde hayallerin, ardında mahzun bir melodiyle el sallayan anıların. Artık epeyce geçtir istekler ya da dilekler için; bilirsin, yutkunamazsın. Yapabileceklerin, "yapacak bir şey yok" lara dönüşmüştür. Artık o köhne kamyonetin şöforü sen değilsindir, yalnızca arkasına oturabilirsin. O seni nereye götürüyorsa, bu karlı havada, orasıdır yeni ikametin. Yolun, inananların omzundadır, sonsuzdur, bilinmezdir. Artık ne canın yanar, ne gözünden yaşlar akar. Vaktin dolmuştur bu dünyada, öbür dünyada belki herşey yeniden başlar.