la fee
Tuesday, November 30, 2010
Monday, November 29, 2010
Son - bahar

Sonbahar iniltileri yavaş yavaş uzaklaşır. Sesi çatallı bir kadın gibi, son nasihatlarını, iyi dileklerini sunar. Tepelere karşı hırçın bir salıncak, eteklerine kadar sis inmiş dağlardır. Yeşilin rengi atmış, yıldızlar uzaklaşmıştır. Yerli yersiz görünen güneş, benzi solmuş bir çocuk gibi belli belirsiz yüzüne yansır.
Daralan yollar, ince ince çizgiler, ömrünü belirler. Beyaz bir duvarın üzerine pisleyen kuşlar gibi, kirletir zamanla seneler. Hem sevdirir, hem nefretle uzaklaştırır sevgililer. Herkesin kalbi öyle ya da böyle kırılır. Bir erkendir mutluluk için, sonra hep geç kalmıştır gelecek. Hep geç kalır ya da es geçer mevsimler. Sen peşinden kovalarsın, bu sefer de saklanır, yüzünü göstermez. Zordur mutluluk, ne kolay yakalanır, ne de zamanlı çıkar karşına. Bindiğin alamette, yolda rastladığın her zerre; ya zamansız iner, ya sensiz devam eder yola. Tırmandığın tepe karla kaplıdır, ateş gibi yanar için, ama beklediklerin karın altında saklıdır. Dertlerini dumanlara söyler dağıtırsın; bulutlara yüklenirler, yağmurla birlikte yine kalbine düşerler, yine ıslanırsın.
Denize uzanan, uzun bir mendirekte; karşında sonsuz boşluk, gökyüzü flu, dalgalar dev, nerede çocukluğunu kaybettin, ne zaman soldu bu kadar yüzün, ne ara bu kadar mutsuzlaştın, düşünür durursun. Cevapların belki cebinde, belki denizin dibinde... ulaşamadıktan, anlayamadıktan sonra, ha ötede, ha beride...
Yine yollar, yine uzun mesafelerle çözülecek sandığın sorunlar. Nereden, kimden, ya da neyden kaçmak için? Hepsi sen değil misin? Herşey değil mi senin içinde?
Biraz hava almak, biraz olduğundan çıkmak için uzaklaştıkça, ne olduğunu, nerede doğduğunu unutursun. Sabah ezanıyla, horoz sesleriyle çıkarsın yola, yanında akarsular çağlar, denizler içini dağlar, tepelerden kayalar sürüklenir, yoluna taş koyar; durmaz devam edersin. Sözünün eri, yolunun yolcusu, gıyabında kendi hapishanesinde tutuklu, yeri geldiğinde özgür bir kuş kadar tutkulu; ilerlersin. Döneceğin kürkçü dükkanlarını düşünmezsin. Annenin ninnisini, babanın saçlarını okşamasını, sobadaki kestane kokusunu, mevsimlerin tadını, kardeşinin adını önemsemezsin... Sonra annenin kokusu takılır burnuna, babanın resmi zamansız düşer cebinden, sobalarla dolu bir köyde kestane ararsın, koşturan çocukların hepsi kardeşin olur, mevsimler canını yakar, aldanırsın. Kaçamak hayallerin kaçarak elde edilemeyeceğini anlarsın. Şarabını içersin, sigaranı yakarsın. Yalnızlık karşına oturur, anlatırsın. Anlattıkların, kaçtıklarındır. Sabah güneşiyle başlayan reçelli bir kahvaltıdır, penceresi yeşilliğe bakan bir odadır, ince belli bir çay bardağıdır, korkuyla yatağından fırladığın bir rüyadır, gizlice yaktığın bir sigaradır, erkenden kalkılan bir bayram sabahıdır, akrabalarının oturmaya geldiği bir akşamdır, dosttur,arkadaştır; matematiktir, kimyadır; şiirdir, romandır; sevgilidir, aşktır. Yazdığın mektuplar düşer aklına; nar gibi kızaran ömrün sence bir kitaptır, başkalarınaysa yabancı bir duraktır. Kimisi yardımcı oyuncu olur, kimisi es geçer, kimisi okumak için durur, kimisiyse çolaktır.
Kuraktır artık hayallerin, herbirini darağacında asarsın. Olmamışsa, gerçekleşmemişse yakındır hayalkırıklığı, kendini çeker, korur sanırsın. Aslında bu döngüye hep girer, hep çıkarsın. Unutmuş gibi yeniden umar, yeniden yakarsın.Kuş seslerini özlersin. Gürültüsüz kalabalığı, zararsız yalanları, sakin sesleri, boş odaları özlersin. Dönersinde dönmesine, o aynı yelere; sen aynı sen değilsindir ki, aynı olasın. Eklemedir kalbin, katlanmıştır acıların, anıların; her, aynı yerlere döndüğünde başkasıdır o sandalyeye oturan, konuşan, dertleşen, gülen ağlayan. Bozuk bir lehçeyle fikirlerini anlatan, paylaşan. Başka bir zamandır uykularını parçalayan. Sonra yapraklar sararır, düşer...her sonbahar gördüğün gibi, gördüğün kadardır sararmış topraklar, çaylar, yaylalar; fırındaki böreğin, tellerdeki kuşların, telefon kulübesindeki hatıraların kadardır avcunda kalanlar. Unutursun...unutmak içindeki kumdan kalelerin üzerine yeni kumdan kaleler yapmak gibidir. Aslında hiçbirşey yıkılmaz, kaybolmaz. Artık işkence de vardır hayatında, pişmanlıkta. Merak edersin, neden hiçbirşey eskisi kadar kolay geçmez diye.Geceleri zamansız uyanır, dağınık çarşaflara bakarsın. Bütün mücadelen yatar ardında, kalksanda kurtulamazsın. Her gözüne takılan şeye, "bizim zamanımızda" diye başlayan cümleler kurarsın. Kalpler kırarsın, nedendir anlamazsın. Bir sigara daha yakarsın.
Ve sonra aynı mendirekte, artık dalgalar boyunun dört katıdır, ölümdür, kalımdır. Döner bakarsın ardına... Ardında yitirdiklerine, bıraktıklarına. Alacakaranlıktır hava, ne ezan aynı gelir kulağına, ne horozların ötüşü. Herşey daha sakindir, epeyce hallidir hava, son baharın da bitmiştir, terk etmiştir. Köhne bir araçta son yolculuğundasındır artık. Önünde hayallerin, ardında mahzun bir melodiyle el sallayan anıların. Artık epeyce geçtir istekler ya da dilekler için; bilirsin, yutkunamazsın. Yapabileceklerin, "yapacak bir şey yok" lara dönüşmüştür. Artık o köhne kamyonetin şöforü sen değilsindir, yalnızca arkasına oturabilirsin. O seni nereye götürüyorsa, bu karlı havada, orasıdır yeni ikametin. Yolun, inananların omzundadır, sonsuzdur, bilinmezdir. Artık ne canın yanar, ne gözünden yaşlar akar. Vaktin dolmuştur bu dünyada, öbür dünyada belki herşey yeniden başlar.









