Thursday, May 28, 2009

Üç


Karanlık madenleri izin vermedi yalnızlığı yaşamasına. O kadar çabuk sönüyordu ki alevi, içi elvermiyordu yazdıklarının uzamasına. Oysa öyle sayfalar eskitiyordu ki yüreğinde, bir anlatsa... Hayat çekincelerinden, yabancı düşüncelerden, tanımadığı yargılardan, bilmediği utançlardan bir sıyrılabilse kelimeleri...halbuki tasları ne kadar dolu. Damla damla taşarken gözleri, dili içerilere kaçmasa...Bunca nedensiz endişeden boğuluyor, cümleleri aklında. Kızkaçıranlar atarken hayata, sadece yollarda sessizce ilerler gözüküyor. Bilmiyor mu?, biliyor. "Ne yapmalı" diye soran binlerce sessiz aklı görüyor. Kaçanların peşinden kaçamak bakışlar atıyor. Kendinden emin salınımlarla, kendine pek güvensiz bakışlarını saklıyor. Sanmıyor kimseyi kandırabildiğini. Tek sanrısı kendi sancıları. Kurtulmanın yollarını arıyor. Küçücük bir sahil kasabasına vurdu kendini iki hafta önce. Hissettiği o engin ve eşsiz huzurdan bir kuple bile getiremedi evine. Neyse ne, herşeyi orada bıraktı. Nasıl gittiyse öyle döndü. Halbuki bir ara avuçları terlerken mutluluktan, hissettiği huzuru kalıcı sanmıştı. En azından birazını yanına miras alsaydı. Döndüğündeki ömrü kelebek kadar olsaydı da yine de kalsaydı. Tanımlayamadığı binbir çeşit rengin damağında bıraktığı yumuşak tat gibi, azıcık kalsaydı. İçinde koşturan coşkuyu elleriyle tutsaydı. Şimdi kendini bu kadar yetersiz hissetmezdi. Altından kalkmaya çalıştığı yapay yüklerin ağırlığı hafiflerdi. Koskocaman yaprakların altında nasıl serinlikten mayıştığını, nasıl yok yere gevşediğini, nasıl yalnızlıktan o an keyif aldığını anımsardı. İki küllü ocakta pişen kahvenin kokusundan dem vurur, çağlayan kenarında ne güzel demlendiğini yapraklara anlatırdı. Kalkmazdı oturduğu yerden uzun süre, eğer bütün karmaşanın hüküm süreceğini bilseydi. Kolay gelmişti herşey bir anda. Ne çözülemeyecek sorun, ne sonu olmayan yollar, ne unutulamayan acılar vardı önünde. Yanıbaşı sessizlik, ardı boşluk, iki adım ötesi su sesiyle çağlayan şımarık bir gülümsemeydi. Bilse biteceğini bırakıp gelmezdi belki. Kulağına çalınan tedirgin hisleri öyle güzel harmanlardı ki içinde. Aklı kurnaz oyunlara hiç ermezdi ama belki ermesi de gereksizdi. Hep düşlediği yalın, yalansız ve zararsız zerreleri şimdi yüzüne sıçrıyordu hayatla. Koşmak gereksizdi. Yakalanacak tek şey kendisiydi. Kavuşmak iç benliğinin dinginliğiydi. Aşk kendinden ibaretti. Gözlerinin parlaması için üç litre alkole, tonlarca iyileştirici sohbete, inancı kısa süren tavsiyelere, birinin gözlerine bakıp kalbini ağzında hissetmesine, elektrik hatlarının işgüzarlığına, "aşk&gurur" temalı hikayelere, bilinmeze dökülen milyonlarca gözyaşı damlasına ihtiyacı yoktu. Olmadığını hep biliyordu. Biliyordu da bilmek kabullenmeyi var etmiyordu. Telkinler, ben-merkezci teskinler, düşen yanakları yok etmiyordu. Biliyordu da, bilmek neye yarıyor, onu bilmiyordu. Çözemediği düğümleri peşine salıncak olmuş ardından yol aldı, o nereye gittiyse kuyruğunu bırakmadı. Keşke demekten öyle yorulmuş gözleri, artık falların yalan vaatlerine kanıyor. Üç vakte kadar başına düşecek beyaz tüllere inanıyor. Diline pelesenk ettiği bir kaç cümle anneannesinden yadigar. Çünkü bir tek onları düşününce aşka gerçekten inanabiliyor. Ve buna ihtiyacı var. Kısacık peri masallarına, herşeye rağmen tutunmak istiyor. Kısacık hayatın götürüleri, getirilerine baskın çıkamasın diye kalbini yoruyor. Yoruyor da yormak neye yarıyor bilmiyor. Kışların soğuğuna sarılmak yerine, yüzüne parlayan güneşle gülümsemeyi bir türlü beceremiyor...

Friday, May 22, 2009

duble

Fesleğen kokulu, kıyı dalgaları
İri taneler yüzüme çarpar...
Bilmediğim şehirlerin ara sokakları
Askıda zaman;
ve huzur dolu havada dolaşan rüzgar...
Ne yalnızlık, ne kalabalık,
katili olamaz sessiz anlarımın

kocaman ağzım, kulaklarımda dolu dolu
gülümsemeler akıyor çenemden,
ne melankolik havalar da mahvolmuşken, kim derdi böyle doğalar üstüme yürüyüp de beni benden alacaklar...
beni alıp tepelik çimenlere usulca bırakacaklar...


Thursday, May 07, 2009

safranımız bol olsun


"emine hanım konyak içmiş karyolada yatıyor"...
nasıl seviyorum nefis önermeleri, aklımda toparlak bir teyze, aristokrasiden pek uzak, samimiyetin dibinde, elde ufacık bardağı, doldurmaya üşenmiş, hep yarımın altında seviye...
"yazması oyalı, kundurası boyalı"...
başında bağlı yazması, oyalı; ama sökülmüş bir tarafı, alnından çenesine uzanıyor,sanki çiçekli bir ağaç dalı...
"uzunda geceler,dilim yari heceler"
uzun susuşlara ihanet, bazen mırıl mırıl söyleniyor, geç kalmış birilerinin hikayesini savuruyor havaya, dönüp dolaşıp yazmalı başına düşüyor kelimeler...

evleri yanıyor garip köylerin, öyle güzel salınıyor ki rüzgar havada...
ardı arkası kesilmeden yağmur yağsa yine yol düşmüyor çatılar altına,



Erimiş, karları dağların, duman sarmış çepeçevre,
iki kayık arasından dünya, hiç böyle dardan nefis renkleri bezememiştir havaya
Pırpır teknelerin uzaktan duyulan sesleri, kesik kesik yağmur çiseleri,
Uzun ve derin soluklara, nedensiz göz dalmalarına sebep bütün bu kareler
Özledikçe kapatıp gözleri, açıp kolları,kavuşturup parçaları,yinelensin düşlerde diye
iyi ki varmışlar,iyi ki kandırmamışlar, uzak sanıp yakında biten eşsiz rüyalar





Zamanın miğferleri, gözle görülen "emek"'in içte bıraktığı şefkat hissi...
Sızıyla dokunur çeliklerin elleri, meraklı gözlere;
Ardında bıraksan, yüzün eskimez, onlar eskidikçe güzelleşirler.
Onlar sanki tozlandıkça pembeleşirler...




Perde perde uçuşur keskin hatları evlerin,
Her gözünü diken onlara hayran,
Düşmüş yüzü dönenin ardına
Baka baka iki çatı arasından üste düşen mavi beyazlara
Derme çatma pervazlarına dikili erguvanlarla
Dağ çilekleri gömülü duvar kenarlarında
Asma katları kalkan altından geçen hayatlara
Pencereleri, cumbaları peşi sıra kovalar,karışırken hayran adımlara...




Alışıktır ninem benim, sever bu toprakların kokusunu...
Yakınsada kelimeleri iki göz dalma arası, aslında sever gözlerinin ufka doğru doluşunu
Bakışı yumuşak, başı yumuşak, 90 yılı devirmiş elleri titrek, cümleleri sanki 3 günlük bebek...
Anlatıyor ninem, eskiden sevdiği şimdi toprak altında,
eskiden olmayanlar şimdi yanı başında...
Hasreti çözülmez düğüm gibi anlatıyor, hayat merhaleleri alnına çizgiler koymuş, sanki tek tek sayılıyor...
Çok sık dalıyor uzaklara, çok sık ellerini koyuyor, hayatlarımıza dokunur gibi, kollarımıza
Barınak diyor, ev diyor,karadeniz yağmurlarının suyu damlıyormuş çatıdan yüzüne, of diyor...
Sonbahar yağmurlarıyla soğur hava, şimdi ısınacak ilkbahar yağmurlarıyla diye tekrarlıyor...
Üşüyormuş çok sık, ama bakınca kendinden fenaları da görmüş de şükrediyor...
Biliyor , hem de ne çok şeyi...
Gözleri dolu dolu gülüyor, yüzünün eskimeyen neşesi...