Üç
Karanlık madenleri izin vermedi yalnızlığı yaşamasına. O kadar çabuk sönüyordu ki alevi, içi elvermiyordu yazdıklarının uzamasına. Oysa öyle sayfalar eskitiyordu ki yüreğinde, bir anlatsa... Hayat çekincelerinden, yabancı düşüncelerden, tanımadığı yargılardan, bilmediği utançlardan bir sıyrılabilse kelimeleri...halbuki tasları ne kadar dolu. Damla damla taşarken gözleri, dili içerilere kaçmasa...Bunca nedensiz endişeden boğuluyor, cümleleri aklında. Kızkaçıranlar atarken hayata, sadece yollarda sessizce ilerler gözüküyor. Bilmiyor mu?, biliyor. "Ne yapmalı" diye soran binlerce sessiz aklı görüyor. Kaçanların peşinden kaçamak bakışlar atıyor. Kendinden emin salınımlarla, kendine pek güvensiz bakışlarını saklıyor. Sanmıyor kimseyi kandırabildiğini. Tek sanrısı kendi sancıları. Kurtulmanın yollarını arıyor. Küçücük bir sahil kasabasına vurdu kendini iki hafta önce. Hissettiği o engin ve eşsiz huzurdan bir kuple bile getiremedi evine. Neyse ne, herşeyi orada bıraktı. Nasıl gittiyse öyle döndü. Halbuki bir ara avuçları terlerken mutluluktan, hissettiği huzuru kalıcı sanmıştı. En azından birazını yanına miras alsaydı. Döndüğündeki ömrü kelebek kadar olsaydı da yine de kalsaydı. Tanımlayamadığı binbir çeşit rengin damağında bıraktığı yumuşak tat gibi, azıcık kalsaydı. İçinde koşturan coşkuyu elleriyle tutsaydı. Şimdi kendini bu kadar yetersiz hissetmezdi. Altından kalkmaya çalıştığı yapay yüklerin ağırlığı hafiflerdi. Koskocaman yaprakların altında nasıl serinlikten mayıştığını, nasıl yok yere gevşediğini, nasıl yalnızlıktan o an keyif aldığını anımsardı. İki küllü ocakta pişen kahvenin kokusundan dem vurur, çağlayan kenarında ne güzel demlendiğini yapraklara anlatırdı. Kalkmazdı oturduğu yerden uzun süre, eğer bütün karmaşanın hüküm süreceğini bilseydi. Kolay gelmişti herşey bir anda. Ne çözülemeyecek sorun, ne sonu olmayan yollar, ne unutulamayan acılar vardı önünde. Yanıbaşı sessizlik, ardı boşluk, iki adım ötesi su sesiyle çağlayan şımarık bir gülümsemeydi. Bilse biteceğini bırakıp gelmezdi belki. Kulağına çalınan tedirgin hisleri öyle güzel harmanlardı ki içinde. Aklı kurnaz oyunlara hiç ermezdi ama belki ermesi de gereksizdi. Hep düşlediği yalın, yalansız ve zararsız zerreleri şimdi yüzüne sıçrıyordu hayatla. Koşmak gereksizdi. Yakalanacak tek şey kendisiydi. Kavuşmak iç benliğinin dinginliğiydi. Aşk kendinden ibaretti. Gözlerinin parlaması için üç litre alkole, tonlarca iyileştirici sohbete, inancı kısa süren tavsiyelere, birinin gözlerine bakıp kalbini ağzında hissetmesine, elektrik hatlarının işgüzarlığına, "aşk&gurur" temalı hikayelere, bilinmeze dökülen milyonlarca gözyaşı damlasına ihtiyacı yoktu. Olmadığını hep biliyordu. Biliyordu da bilmek kabullenmeyi var etmiyordu. Telkinler, ben-merkezci teskinler, düşen yanakları yok etmiyordu. Biliyordu da, bilmek neye yarıyor, onu bilmiyordu. Çözemediği düğümleri peşine salıncak olmuş ardından yol aldı, o nereye gittiyse kuyruğunu bırakmadı. Keşke demekten öyle yorulmuş gözleri, artık falların yalan vaatlerine kanıyor. Üç vakte kadar başına düşecek beyaz tüllere inanıyor. Diline pelesenk ettiği bir kaç cümle anneannesinden yadigar. Çünkü bir tek onları düşününce aşka gerçekten inanabiliyor. Ve buna ihtiyacı var. Kısacık peri masallarına, herşeye rağmen tutunmak istiyor. Kısacık hayatın götürüleri, getirilerine baskın çıkamasın diye kalbini yoruyor. Yoruyor da yormak neye yarıyor bilmiyor. Kışların soğuğuna sarılmak yerine, yüzüne parlayan güneşle gülümsemeyi bir türlü beceremiyor...

