Tuesday, September 23, 2008

kaRaTe



günlerden bugün ,23 eylülü salısı, fantastik gök mavilerinin, çizgisel yağmurların,serinserpe rüzgarın ve kı$ımsısonbahar havasının, yardımlarıyla karate günüdür.bu böylecene bilinedir.bu haleti ruhiye kuvvetle muhtemel,bikaç gün sora silinedir.

Wednesday, September 17, 2008

homegrown o ye

dinleyin...dinletin...





01 Mechul-Misirli Ahmet

02 Xido Seker - Metin & Kemal Kahraman
03 Col-Barboros Erkose
04 Geri Don-Husnu Senlendirici
05 Mesk Havasi-Selim Sesler
06 Klezmer For The Sultan-Yinon Muallem
07 Kavaklar-Sebahat Akkiraz Featuring Erkan Ogur
08 Mavi Kelebekler-Caglar Namli
09 Sinema-Cahit Berkay
10 Opaz-Burhan Ocal&Trakya All Stars Featuring Smadj
11 Moj Dilbere Kud Se Seces-Mercan Dede Featuring Zerina Cokaja
12 Kerbela-Goksel Baktagir
13 Dilo-Zelal Featuring Cem Yildiz
14 Nana-Ilkay Akkaya Featuring Kazim Koyuncu
15 Felluce-Bulutsuzluk Ozlemi

Tuesday, September 16, 2008

eylül

Günleri geçmez mi sandın?
Ben gelmem çok geç artık.
Ben hep böyle kalırım, değişmem mi sandın?
Dönme artık, çok geç kaldın.
Ben aşıktım, peki sen unutulmaz mıydın?
Kalbimi kırdın, iyileşmez mi sandın?
Sen yalnızca bizi kandırdın.
Şimdi bırak beni, çok geç artık.
Çoğu akşam gözlerimdeki yaştın.
Bir eylül sabahı artık ardımdasın.
Ben hep bıraktığın yerde kalırım, yanındayım mı sandın?
Bir daha gelme, sen o eylül sabahında kaldın.

thefall

the fall --- görsel,kurgusal,duysal,duygusal şölen.. masal... anlatması çok zor ... izlemeniz gerek.














Friday, September 12, 2008

a dream

Forces of nature leaded a stony sidewalk from the garden to the golden gate.So-called little fairy opened her arms, closed her eyes and waited for the glamorous melody let her in;with slow steps lying on the incredibly fast heartbeats. Once the little fairy opened her arms, the enchanting view around, took her breath away in a glimpse.She gazed on every angle very long, while trying to define all the aspects of the beauty. A circle of leaves in every possible colour an eye can define, were gathering around her skinny legs. Every single object was moving in slow motion yet had a fast-running feeling. It was something, some might say. To her it was nothing but a little heaven, leaving words unspoken and touching her very soul in every possible kind of ways. After standingstill at the same spot for a while, her paces forced the first move, unwillingly scared, but yet so curious. İnitial two steps,let her find a pillow-soft plant,ten feet high,glittering under the sun very awkwardly. It was hard to describe the fascination and the paramount, without observing the whole body of the plant. And she cursed herself to the moment she agreed on trading her weak wings with the key to the golden gate. Her battle was an infinity, a neverending maze.
Wishing on the guadian angels or believing herself.

--------------------------
The story will keep up.
As the good work.
Just like honey.
-------------------------

Tuesday, September 09, 2008

kill the infatuation!!

"Science Has An Answer For Infatuation! Research has confirmed the existence of an amphetamine-like chemical which is rapidly activated (like lightning!) when we begin to feel attracted to someone. This chemical is called phenylethylamine (PEA), that famous substance that makes laboratory rats press levers until they drop dead from exhaustion. Diane Ackerman, author of The Nature of Love and A Natural History of the Senses, describes PEA as a "molecule that speeds up the flow of information between nerve cells", whipping the brain into a frenzy of excitement, sending ordinary attraction into overdrive and providing the assertive oomph! needed to take social risks and overcome any obstacles to mating. We can consider this a well-designed molecule from the point of view of species survival. But... some other researchers at the New York State Psychiatric Institute claim to have discovered that PEA has a tendency to pave the way for that peculiar contemporary disorder, The Relationship Addiction. They point out that this internally-generated infatuation drug acts a lot like speed. Some people (and a lot of rats) not used to the rush begin to crave it.In other words, some people are always infatuated, but not necessarily with the same person, and not long enough to develop a relationship that makes them really happy or leads to lasting happiness."

bu baglamda smashing pumpkins den gelsin - annie dog.

birde aşk meşk fln palavra siz istanbul'u hic boyle gördünüz mü?

http://ersineser.us/

Saturday, September 06, 2008

highly recommended:)




Sevgili Ref' e bu içi bol bol deşilip keşfedesi sesi,projeyi vesairesini sessiz sedasız gönderdiği için pek mutlu-mesut teşekkürler yolda...


pek gizli saklı buradan dinleyebilirsiniz ama bütünpasta için kesinlikle hayatımda gördüğüm en şeker sitelerden biri olan bu pamugu ziyaret etmeniz gerek...evet gerek.







Friday, September 05, 2008

I want you



Daha çok büyüleneceğiz. ((for sure.))
8-9 küsur sene önce olsa gerek, kaybedenler klubunun neredeyse her şarkı arasını "I want you" ile doldurduğu zamanlar. Anlatmaya değer hikayeler anlatan bir arkadaşım vardı,dinlemeye değer kılan bir uslupla anlatırdı.Beraber I want you sözlerini çıkarmaya çalışmıştık.başarmıştık da. Pek sakin veya aklı-salim günlerimiz değildi. Bir süre sonra bu şarkıyı artık dinlemeyelim demiştik. AKM arkasındaki eski Sarıyer dolmuşlarından istiklalin ağzındaki ışıklara kadar otalama 3, Trafik ışıklarında karşıdan karşıya geçerken en az 8, burgerking hizasından büyükparmakkapı sokak arası, o ana kadar geçen ortalama "10" düşüncesinden, 2-3 le sınırlı , Piya (kelaynak) sınırlarına girildiği vakit en kabasından hesapla en az 12 kişiye aşık olmuş olurduk. Üzerimizde bir serdengeçtilik de vardı, sonra hakan şahane tindersticks,şahane portishead çalardı. Şahane zamanlardı."I want you" dan bir süre uzak durmak gerektiğine, bir anlık gazla, aşık olup unuttuğumuz yabancıların sayısındaki artışla,hayatımızda o zaman bile yeteri kadar melankoli olduğu inancıyla, arjantin bardaklarının dibindeki birayı "hadi hadi hadiii fondippp" yapma galeyanıyla karar vermiştik. Sonra gizliden dinlememiş olma ihtimalimiz kaybedenler kulubunun o ara I want you çalmayı bırakmış olma ihtimali kadar düşüktü muhtemelen. Marvin Gaye - I want you dinleyerek devam ettik yürümeye bir süre:) Ama seneler güzelinden çekti gitti, unutulmuş anıların üzerine, yakın bir zamanda, sıradan bir günde şeker gibi Fiona Apple'ı, Elvis Costelloyu şahlandırırken gördüm... ne sözüydü, ne dinlememesiydi...Hatta en şahanesinden dinlenmesi gereken, üzerine saygı duruşu niteliğinde her türlü ritüeli hakeden bir performansı gizli tutmak haince olurdu.Biri demişti ki "olmuşun tekrarı olmaz", doğruydu , çünkü bu bambaşka birşeydi.

Thursday, September 04, 2008

uyku döşekleri

Aynalardan yansıyan aksi karşısında suskun, oldukça durgun bu aralar.Eflatunları giydi, toplantıları bitirdi.Her masada küçük kandiller yanıyor. "yüksek yüksek teperler" 'e gidiyor aklı.Hala uzak gelecek bunlar.Trt'nin sağ üst köşe gönderindeki saat göstergesine hasta oluyor. Dahası geceleri uyku perilerinin alarmı o saatler. Bir de bazı zaman trt3' ün geceyarısından sonraki düüt sesini dinliyor, çemberin renklerini süzerek. Bunları çok rahatlatıcı buluyor, sanki kendinden parçalarmış gibi, kendini bilmezden bugüne, ona ait olan istemsiz parçalar gibi. "feels like home" gibi.
Evet evcimen bit insan değilim. Kendimi kendime 3.tekil şahıslarla anlatmakta zerre sakınca görmüyorum. Kendimi başkalarına anlatmaya çalışmaksa bambaşka bir şey. Artık ödümü patlatıyor.Objektif bakabildiğim olaylara yaptığım yorumların, kendi hayatımda da uygulamaya geçmesi gerekiyor artık. Hani hep dışardan bakması,konuşması kolay,yerine koyup yaşaması zordur.Kolay yolların getirileri artık zor yolların götürülerinden daha tehlikeli. Yalan tatminler bunlar. Yıllarca dürtülmeyi dürtmeye tercih etmişken ve hala "hayır! lütfen çekin pis ellerinizi hayatımın içinden" diyemezken, hangi "emrah bakışlı" yaşam tarzının ileride bir gün mutluluk getirebileceğini iddia edebilirim. "iyilik yap iyilik bul" 'ların modası, her iyi niyetle yapılan aksiyonun aslında iyi neticelenmediğni ilk gördüğümde,çoktan geçmiş olması lazımdı. İnsan dediğin belli ki ilk seferde dersini alıp yerine oturmuyor. Bazen illa daha çok ağzı yanmalı. John Lennon'un buzdolabı mıknatıslarında mutfaklara misafir olmuş lafı gibi, "hayat biz onu planlarken başımıza gelenlerdir". Ne şahanedir ki bunun için her an çok geç kalınmış gibi. İronik zeka pırıltılarına oldum olası hasta olmuşumdur. Kalemi kağıdı elime alıp yazı yazmaya başladığımdaysa yazının her sayfada daha da çirkinleşmesinden nefret ederim. Zira edinilen hobilerin, zevklerin, fasafisonun kısa bir demonstrasyonu gibidir bu. Hevesin, maymun iştahına gark edip sonra masaların en tozu alınmayan köşelerinde yatan kapağı hiç açılmamış boş defterlere dönmesidir. İyiden iyiye gözüm bozuldu artık. İki masa önümde oturan insanların gözlerini çift görmeye başladım. Pilot olmak gibi bir hayalim yok, çevik gözlerimin olduğunuda hiç iddia etmedim ama sahip olduklarımla barışabiliyorken yeni yeni ,kendilerinin bir bir gerilemeleri işimi zorlaştırıyor. Bu da bir metafor ayrıca, şirin değil mi? Neden en düşünmek istemediğin şeyler hep en çok aklını meşgul edenlerdir. Bu rüyaların tersi çıkar inancı gibi bir hurafe mi? Gerçek bir hurafe, olabilir mi? Evet hiç unutulmuş ülkelerin şahane prensesi olduğumu görmedim rüyamda ama bu abuk,örf-adet kisvesine yaklaşan inançlar güzel rüyalardan alıkoyuyor belki de hepimizi. Belki bütün inançlar bizi korumak için varlar, ama kimi kimden koruyorlar? İçgüdü sahibi her insan gibi benimde en sarmal durumlarda kendimi korumak bir yana, ateşlerin en har'ına, sırıta sırıta atladığım bir gerçek. Hiç kandırmayayım kimseyi ,ne de kendimi. Bayılıyorum bazen üzülmeye. Hepsi bu inançlar yüzünden. Çok gülersem çok ağlayacağıma inandırılmış olmam yüzünden. Birşeyler ters giderde aman ha mutlu falan olursam illa ve istinasız illa bir yerinde bozulacağını her aklı selim t-ürk genci! kadar biliyor olmamdan. Fakat artık biryerlerde yanlış yaptıklarını düşünüyorum. Zira tam tersi de kati suretle olası iken, ben üzülüyorum, üzülüyorum uzun zamandır ve o saçmal inanç benim üzüntülerimi çat diye kesip beni mutluluktan delirtip canımı sıkmıyor. Böylesi eşyanın bile tabiatına ters. Kim zerk etmişse bu safsataları alsın geri, ben artık bu oyunu oynamıyorum.
Ben kendi doğrularımla,yanlışlarımla, içgüdüsel yıkımlarımla, ateşten ateşe atlamalarımla, dilenen "tatlı rüyalar" 'ımla, küçük mutluluklarımla, küçük üzüntülerimle ve bunların vagon vagon bir tren olmasını umusamadan, kendi rayımla,ben onu planlarken başımın tacı olan hayatımla gayet şahaneyim. İster yüksek yüksek tepelere ev kurarım, ister tek göz odamda ölene kadar yaşarım.

Tuesday, September 02, 2008

hang on to a dream

Brs şahane bir yer ama asıl şahaneşi Trilye'ydi. Şirinceyi çok anımsatan minicik bir kasaba, dağın eteğine oturmuş,yerli halkı her geçene "hoşgeldiniz" diyen, daracık sokaklı,patikalı, cumbalı evlerinden dantel dantel örtülerin pencerenin dışına uçuştuğu, 35 derece sıcağa rağmen en tepesine tırmanmaya oldukça değmiş bir deniz kıyısı pamuk helvası.Kesinlikle bir kez daha gitmek gerek.ufacık liman şeridinde rakı-balık yapmak gerek.binbir ricayla tuvaletini kullandığımız kafesine uğramak, yağları kendi yapan kekik-hatunla sohbet etmek, askerliğini paşa şoförü olarak yapmış tekel-bayi-abiyle istanbulu çekiştirmek, güneşe rağmen sürüyle resim çekmek, mümkün olsa şirinlikten ölecek evlerin birine tanrı misafiri olmak gerek.nizamsız bir şekerpare.bütün çarpık yolların çıktığı bir tane cadde.kalburüstü bakışların gayet sıradanlaştığı bir çevre.terlikleri koşar adım ardında bırakan,kol-açık,göz-kapalı oksijen temasları.bünyenin "yeniden doğmuş"hissiyatları.

kararsızlığın nabzı şerbet tutsa bu kadar mı çöreklenirdi.soru şu ki,bunlar kaçış mı,yoksa gerçekten rehavetin sağladığı seviye adımları mı? gerçekler mi? ama herşey ne kadar gerçek geliyorsa o kadar varlar sonuçta değil mi? kalıcı ya da geçici.

Kalmayan dibek kahvesi üzerine şeker gibi türk kahvesi.helvetia,tavanarası ve tekrar helvetia üçlemesinden başarıyla sağ çıkıp , buraya kapak atma.akabi her yer gibi çok kalabalık da olsa sonunda yemek,sonunda iki çift muhabbet.hava soğuk/solgun.sonunda artık erken kararıyor gökyüzü.iyiye delalet.kış gelmeye hazırlanıyor.sonbahar kışın kapısındaki bekçi gibi.baharlardan biriyse,sonbahar kafa boyu önde geçer çizgiyi.dinliyoruz sonra.yorumluyoruz.düşünüyoruz. hepsinde kendimizin altyapısı,üstelemeleri,sancıları ve tecrübeleri var. aynı yolların yolcusu olmuşuz.vuku bulan olaylar,yıllar,insanlar,acılar farklı gibi gözüksede, aynı masalları yaşamışız.hiç şaşırmıyoruz artık.hatta büyürken gördükçe ve duydukça bu sonu mutlu bitmeyen yaşam aralıklarını,bütün masallara inancımı yitiriyorum.umut beslemenin aslında bahane yaratmak olduğunu,beklentilerin azınında çoğununda mutsuzlukla bağdaştığını,zamanın iyileştirmek misyonunu altında yaşlandırıp yorduğunu,farketmeden taşlaştığını,daha çok korktuğunu, kapalı kapıların her seferinde daha zor aralandığını farkediyorum.aşık olup gururdan 20 sene beklemenin türk filmlerine has olduğuna,ince hastalıkların şimdi sinir/stres ülserlerine denk geldiğine inanmak zorunda kalıyorum.hala inanıyorum ya birşeylere...derler ki inancın önünde hiçbirşey duramaz.