Sunday, June 28, 2009

gidiniz evet lütfen

Les étoiles les étoiles les étoiles
Dites-moi étoile, pourquoi je vous regarde?
Les étoiles les étoiles les étoiles
Dites-moi, étoile qui vous regardera?

Les étoiles les étoiles
Si seulement je savais
Dites moi étoile de qui obtenez-vous la lumière
Les étoiles les étoiles
Vous qui êtes belle dans les cieux
Dites-moi étoile, qui vous donnera l’amour?

bir kaç küçük y
ıldız kırptım
aşk
ın origamisi olmaz ya yırttım attım
isimlerini mukavva kağ
ıtlarına kazıdığım herkese
diyorum ki artik "hoscakalin"
bir kaç nefis imla hatas
ının muhteşem çıkarımlarıyım
abart
ılmış sıfatların ironik sonuçlarına hayranım
biliyordunuz hepiniz, asl
ında bir hiçlik icinde varız
şimdi bu var olman
ın şiddetli arzuları ne diye, sormak lazım
bir kendinize geliniz
sonra gidiniz
içerlek hissayatlar
ıma içerleyenlerdenseniz,
hala merak edenlerdenseniz,
biliniz
ben karş
ının taksisiyim,
sizinle pek işim olmaz demeliyim
...
nefissiniz
karga burga -c
ık yaşantılarınızla, minicik anlam kaymalarınızla,
kocaman dağlar
ın alay edilesi tepelerisiniz
tepeleme dolu bir hayattas
ınız ama pek boşalmış iciniz
ucunda ziller çalan entarileriniz
ve siz
bir kendinize geliniz
sonra gidiniz
selametle uğurlanmay
ışınızı bile takdir ediniz
zira bunu bile bulamayanlar
ın varlığını bilirsiniz
zaman
ında başınıza da gelmiştir, yazık etmeyiniz
kalmak işinize yaramaz siz en iyisi tez elden
gidiniz...






Friday, June 26, 2009

ahh ama...

Beni dışarda tutsun herkes
Ben bu hayatlarda dış kapının dış mandalıyım
Azalan sosyal mesafeler yanıltmasın kimseyi
Ben bu olan biten herşeyin dışındayım

Aklımın kaldığı bir yerlerde,
Kürek kürek toprak atıp üzerine
kapatsak...
Yok saymasak, unutmasak da, öldürsek temiz temiz herşeyi.
Sonra hatıra defterlerinde önce biraz yas, sonra biraz ağırlık, biraz hüzün ve biraz sonrası "havada buluttun, ben seni unuttum" olsa...

Nefaset yatıya kalsa...


ahh ama...


Wednesday, June 24, 2009

parçalar


Pişmanlık mı bu etini kemirir gibi canını yakan
Kararsızlık mı gözlerinde buğulanan duman
İstikrarsız aşklar ne halt ediyor teninde
Yoksa yıkılmaz mı sandın sırlardan ördüğün duvar
Şimdi oturduğun yerde her resme tek tek dokunuyorsun
Gözündeki ferin yıllarla silinişini hesaplıyorsun
"Eski" yi biriktirip "yeni" den çalıyorsun
Beyaz bulutlara kara şimşekler çağırıyorsun
Geç oldu artık...
Bütün hesaplamalara,
meydan okumalara,
nedensiz kayboluşlara,
ufak kırıntıları kovaladığın zamanlara,
tutam tutam kahkahalara,
iç burkulmalarına ellerinle dokunabildiğin,
mutluluğun ellerinden tutabildiğin
yalanların pembe, ayrılıkların kısa olduğu hayatlara...
artık geç oldu...
O güzel ruhun,
ne uyumaya, ne yaşamaya yanaşır oldu.
Ne unutmak kolay ne de yenilenmek
Yetinmek hayalleri baltalayan bir meziyet
Hani o yarınları kamçılayan "sevmek", "özlemek"?
Hadi , artık bir sonrakini öldüren bir öncekileri silmek gerek.


Friday, June 19, 2009

sade ce


Öyle büyük aşklar ki, imrenmeden izlemek ne mümkün,
Her kelime öyle değerli ki, göz seyirmeden bekleniyor sükun,
Gururun örseleyici aktiyle; birbirine kitlenmiş gözler,
Öyle ateşle parıldıyor ki , gergin bir ip havada aşk,küskün...
Dokunsa tenler, çağlayan bir yangın sönecek, aşikar
Titrek eller ki, uzandıkça kendi sonunu hazırlar
Rehavete mahal vermeyen tutkuyla yanmış gözler
Öyle korkuyor ki sereserpe olmaktan, saklayabilir şehvetini sonsuza kadar...
Yalan bir zindana hapsolmuş bir kuş gibi yürek,
Parmaklıkları inatçı bir nefretle örerek
Ayrı düşmeyi göze kalmış sözde kahpe felek
Ağları örüldükçe büyüyen, kördüğüm bir felaket
Öyle fevri kaçışlar ki, kaybı sanki ölüm gibi
Yeniden nefes almak başkalarının eğirdiği bir pamuk ipliği
Dokunsalar ağlayacak halleri,
Suskun diline, heceler dizer gibi
Sakin bir havada fırtına bekler deli yürek
Vuslatın ihtimaline, aşkını nefretle bileyerek
Sonbahar topraklarını yerinden oynatmak ister
Kavuşmaya yolsa ayrı düşmek, çaresizliğin ilacıdır beklemek
Dört duvarı çizer aklına,nerede olsa o aşkın hapsinde gezer
Habersiz yıllar ardında, önünde daha çok perişan geceler
Alnına düşen saçları yeni yalnızlıklar yazar da vazgeçmez
Koynunda sevdiğinin resmi, her şafakta yeni bir umut besler
Baharın kokusu sevgisini tazeler
Bayram sabahları gibi hisseder
Kalbinin kepenkleri açıldığında
Ne öleni, ne kalanı dert eder
Bazen susar solmuş çiçekler gibi
Sonra güz yaprakları gibi çatırdar sesi
Bildiğinden, seslendiğinin mesafesini
Yine susar, tıkanır nefesi
Dörtlüklerin en narin cümlelerinde,
En bahtsız kelimelerle,
Sevdiğini çağırır gecelerine,
Bir ince faslı misafir eder yüreğine
Sorgusuz güzeldir aşkı
Ne medet umar yabancı gözlerden, ne de beyaz rüyalara bağlıdır bahtı
Sadece sevmeyi sevmiştir,
Bu yüzden adı gelin değildir, sadece sevdalı



Thursday, June 18, 2009

iki yarım elma


Sen, ben;
Satırlar arası boşluklarız.
Yalnız'ca dolaşan yapraklarla,mevsimden mevsime,
Yalnızca çağırıldığında dokunan gizli öznelere,
Bazen birbirini kovalayan noktalar, bazen sonu gelmeyen paragraflarız.
Sürekli başa sarılan bir şarkı, akılda kalan tek bir söz, içten içe tekrarlanan pişmanlıklarız.
Gözün unuttuğu yatakların, vicdansız günahlarıyız.
Sadece güneş yükseldiğinde kabuğuna çekilen, karanlık sevdalarla beslenen, olur olmadık sevişen, sürekli üzülen, mutluluk kapıdan döndükçe yüzü dökülen mısralarız.
Uzun yazıların üstü karalanmış hatalarıyız.
Sevimsizce sıkılan, göğün sararmış renklerine,
Sevgisizce çağırıldığında aşık olan imkansız kişilere,
Bazen birbirini yaralayan soru işaretleri, bazen birbirimizin yara bantlarıyız.
Sen, ben;
Sayfalar dolusu yazılarız.
Birbirimizin tozlu raflarında okumayı beceremediğimiz uzun romanlarız.
Meraksız yetinen, uzun soruların, tek kelimelik cevaplarıyla,
Dalga dala yayılan yangınlardansa, mum ışığında ısınmaya çalışan inatçı savaşçılarız.
Sessizce ayrılan trenlerde, günden güne,
Uzadıkça yakınlaşan mesafelerle,
Bazen sevda kollarında korkak aşıklar, bazen birbirinden kaçan iki yabancıyız.
Sen, ben;
Başka kitapların, başka ayraçlarıyız.
Unutmak için uykuya yatan, uykusuz gecelerin konuklarıyız.
Farketmeden sevdalı, farketmeden ayrıyız.
Yalnız'ca dolaşan, içimizi burkan şiirlerde,
Yalnızca çaresizken sığınan yüklemlere,
Bazen ölüm gibi acı, bazen birbirimizin kalplerine kiracıyız.
Ve..sen,ben;
Olmaz bir düşün, olmaz kahramanlarıyız.
Çocuk kulaklara masallar gibi yadigarız.
Sevmeyi becerememiş, sevilmeyi hazmedememiş, yitik zamanlarız.
İnancın önünde durmuş, yoksun bir haritayız.
Çıkmaz sokaklarda yolunu arayan, yordamı kendi içinde saklı, küçük bir saatin birbirini kovalayan akrebi ve yelkovanıyız.
Sen ve ben;
Yazılmış bütün sevda sözlerinde birbirine uzanmaya çalışan kayıp satırlarız.
Akşamüstü sofralarının meyhane şarkılarıyız.
Hecelenen acıların alt başlıklarıyız.
Duvarlarda adımız,
bazen solgun tenlerimize şifa niyetine, başkalarının kollarındayız.
Her gün başka bir komşu kentin iç savaşıyız.
Sen, ben;
Kalpler arası boşluklarız.
Yıllarla arınan kalabalık eşiklerde, huzurdan öte,
Yıllarca beklemiş geç hikayelerde,
Bazen birbirimizin intiharı, bazen birbirimizin ilacıyız.
Durmadan dönen bir kaygı, yaşama işleyen tek bir söz, yaşamak isteyen ölü aşklarız.
Bir pervaz dolusu çiçeğin sokağa başkaldırışı gibi,
Kendi hayatlarımızla, birbirimize aykırıyız.
Bitmeyen sevda türkülerinin gözlere doldurduğu yaşız.
Yağmurdan sona göğe çizilenn ilk gökkuşağıyız.
Bazen yüzü avuçlarında, uçan balon isteyen bir çocuk,
Bazen yüzü iki avucunda, kaçan sevdalarını bekleyen bir adam,
Bazen gözü avluda, içi titreyen bir kadın
Sen ve ben;
"Bir" olamadan,
olmuşlara çağlayıp, olamayanlardan medet ummadan,
gönlümüzce hata yapıp, yanılamadan,
Sen ve Ben;
"Biz" olamadan,
Yarım kalmış iki ayrı elmayız.

.....

Elimde mürekkep izi, burnumda mürekkep balığı kokusu,
Ege sahillerindeyken, kulağımda karadenizin uğultusu,
Özlem dolu her fotoğraf, içine hasret hapsedilmiş her kutu,
Yalnızlığa alışmaya çabalarken, yine seni sevme korkusu....

Ve ben;
Uzun bir satırda, yalnız başıma,
ölüyor gibiyim...
Ve sen;
Hangi deniz kenarında, upuzun bir kumsalda,
kiminlesin?

Ve sen,ben;
Birbirimizden uzak, başka denizlere karşı,
Hangi aşklardan sağsalim çıktıkta kaçıncı yalnızlıkta durduk birbirimizden ayrı?

Yine sen, yine ben;
Atlatmak ne mümkün şimdi bu aşkı,
Sevmemek, özlememek nasıl olur ardımızdaki hayatı...
Sayfalarca hatıralarız, sayfalarca hatırladığımız,
Sayfalarca yazsam da
Ne mürekkebi tükenecek biten aşkımızın,
Ne de çekirdekleri çürüyecek yarım elmalarımızın...




Tuesday, June 16, 2009

temmuzun eskisi



Sepetlerin üstü tellerle örtülmüş, esintiden savruluyorlar.
Tek tük çimenler kıpırdanıyor...
Uçuşsalar ya...
İçlerinde pek bir gizem aramaya gerek olmayan yerlerin kendilerine ait hâlihazır gizemleri vardır ya,
tarlaların milyonlarca yeşil tonları ve makbul devinimleri, mesafece kısa olan kelebeklerin ve ufak böceklerin çember-turları aynen böyle..
Burası ara’larca saklanmış, rotası bilinmeyen, keşfi belki asla vuku bulamayacak küçük bir ekran...
Hayal kurma oyunlarının bugünkü penceresi dere boyu kuş ve su sesi, dere yanı sessiz gelinciklerle papatyaların yüzlerini dökmeleri…
Adım attıkça yok olan bir toprak, yerine yenisini yerleştirmeden...
Her hayal gibi bunun da bir sonu var.
Artık güzelliklerin bitişine alışmış olmalıyız çoktan.
Yinede yaratmakta fayda var.
Tepeden dereye doğru eğimli yürüyüşlerin sonu yine bir tepenin ucunda bitiyor.
Gitgide tepe-önü uçurumun yerden-yüksekliği artıyor.
Bir şeyler eklemek gerek.
Yeşertmek gerek.
Telefon sesi…
Daraltıyor ekranımı.
Evin boyası solmuş, kırık tahta çitlerinden panoraması ancak sağa yatık 150 derece.
Görüntünün diğer ucu yok, çitlerin sonu yok.
Bir açabilsem daireyi 360, merkezinde ben…
Kollarımı açıp koştuğum o çiftlikteki gibi...
Kare kare yerleşmiş ayrık resimleri birleştirebilsem bile aynı güzellikte olmuyor.
Kendime koca bir tatil köyü inşa etmiyorum…
Basit ve sade olandaki zarafetle hiçbir şeyin savaşabileceğini düşünmüyorum.
Zarafetin çok zor ulaşılan bir mevhum olduğunu biliyorum.
Zor elde edilendeki değerin hiçbir şeyle karşılaştırılamayacağını zamanla bende öğrendim.
Büyürken öğrendiğim birçok şeyden hoşlanmıyorum.
Aklıma yer etmiş iki sahne var, çizebilsem keşke.
O zaman ne tamamlamaya uğraşırdım o imgeyi, ne de anlatmaya.
Sınırlarını zorluyorum her düşündüğümde, ne duysal ne görsel asla gerçek olamayacak nesnelerle.
Oysa o, zaman geçtikçe ve ben ihmal ettikçe daralıyor genişleyeceğine.
Tekrar bulabilsem orayı, yine öyle mutlu olur muydum acaba…
Orası mıydı o mutluluk, yoksa o ana mı denk gelmişti…
Denemekle kaybedilecek tek şey mutsuzlukken sanırım doğru yoldayım.
Ama muhtaçlık arifesine dayandıkça bu aramalar, korkuyorum.
Bulamamaktan ayrı, bulupta hiçbir şey hissedememekten ayrı…
Kollarımı açıp tonlarca yeşil üstünde koştum.
Solumda kırık çitli küçük bir ev, sağımda; kenarları gelincik ve papatya dolu daracık bir dere.
Ortasında kaldım bunların.
Ne gerisi var ne ilerisi.
Ne de o hisleri anlatabilecek kelimelerim.
Ara ara tamamlıyorum dairemi kendi nesnelerimle, olamayacak şeylerle, mutlu olmayı hatırlatsın diye.
Gözlerimi kapatıp kafamı kaldırdığımda, ağaç yapraklarının güneşin çizgi çizgi ışıklarını süzüp yüzümü gölgelendirdiği anı unutmamak için...
Olduğum yerde attığım her turda duyduğum bütün uçan-böceklerin seslerini hatırlamam için.
Koşup koşup durduğumda, nefesimin her tıkanışında gülümsediğim için.
Orda kollarımı açtığımda, bütün dünyaya sarılmış gibi hissettiğim için.

** 09/ 07 / 08

mı?


Bu yağmurla sönen flu evler
Gölgeler kalkar deniz kenarından
Bir sahil kasabası melodisiyle, yalnızlıklar şehri terkeder
İki adım ileri
hiç mi geri durmaz bu sevdalık halleri
iki adım daha ileri
yine de ardına düşersin düşlerindeki resmin
Yorgun güz rüzgarları teslim alır acıları
Kavruk sıcakların közlediği ruhları,
teker teker yıkar sonbahar yağmurları

Biz de artık arınsak mı?

Sarı,maviden çalar.
Yeşiller ton ton vazgeçer ağaçlardan
Önce sakinleşir kuşları,
sonra göç eder akşamüstü aydınlıkları
Telaşeler görünmez olur
Yüzler örtülür soğukla
Kararır rüzgarlar,
ayazlar yerleşir kuşların terkettiği yuvalarına
Sıcak kırıntılar savrulur cadde cadde,
sonuncusu da bir mazgaldan kenti terkettiğinde,
beyazlar örter sarı tezgahları
Ahali çekilir evine,
artık ne zordur kimine,
pervazından, çiçekler gibi seyretmek geçen zamanı
Denize düşen akşam güneşi artık sobalarda yanar,
yakar düşen yaşları

Biz de artık ağlasak mı?




Thursday, June 11, 2009

self-portrait II


Uykularım kaçıyor...Korku büyük marifet.
Biraz kurtulabilsem deniz feneri gibi yanıp sönen hayırsız vesveselerden.
Endam ne mühim; geçen, vapurdaki adam gibi, insanları içeri öyle içten devam etsem.
Kalabalığın içinde kayıp gibi görünürken kıvrakça farkedilsem.
İki bardağım var, biri yarım biri boş.
Kiraz çöpleri, çekirdekleri, yanında mayhoş...
bir ses.
Nasıl dolduruyorlarsa çevremi, öyle bağlıyorlar cümlelerimi.
Enfes bir köşem var, öyle ki saatler az geliyor.
Doymuyor nefsi insanın, zevk zerk oldumu bir kere...hep istiyor.
Bazen toplanıp gidesim geliyor, kaçayım diyorum kendimden.
Peşimde, bir sürü halinde, kaçamak yazılarım, gerçekler perişan.
Mumların biri sönüyor biri yanıyor, yenisi eskisinin yerine yakışmıyor.
Güya hiçbirşey bitmiyor da, herşeyin uzun kısa bir miladı oluyor.
Sonra ölüyor...
Sessizce yokoluyor.
Tuhaf bir döngüyle yokolanlar kimseyi ırgalamıyor.
Aslında hiçbirşey kökten değişmiyor.
Bu sebepten belki, değerler azalıyor.
Şeyler diğer şeyleri önemsemiyor.
Kimseler kimseleri gerçekten anlamıyor.
Bugün tepem atık...birşeyler bana efeleniyor.
Elimde çözemediğim bir metal kokusu,
örtülü aynalarla dolu,
uzun bir koridor...
daracık kapılar, kocaman kapı tokmakları...
büsbütün algım değişiyor.
Yine cümlelerim devriliyor...
Algıyı seçip ayıklamak, isimlendirip anlatmak ne zor.
En az gözün gördüğünü resmetmek kadar zor.
Yok kendine saklasan taşar haznelerin,
boyuna ıslanır mendillerin...
Yok saklamazsan karışır hislerin,
sorgu sual başucuna yerleşir.
Pencerelerde teller, sinek mi kovalar,seni mi oyalar bilmem.
Hapsolmuşsun gibi, üç duvarı dörde tamamlar.
Bakarsın da dokunamazsın gibi havaya, aya, düşlerini baltalar.
Dışardan gelen çatapat sesleri,
kavgaya tutuşmuş iki serseri,
çamların altında birbirine sokulmuş iki sevgili,
sürekli kendini tekrar eden sokak halleri,
ve şimdi;
ne yakın dururken onlara ne de uzak kalabiliyorken, camlarım seyiriyor.
Duvarlara yol veriyorlar...
Çığlık çığlığa sessiz kalmak gibi,
tıklım tıklım yalnız olmak gibi,
severken ayrılmak gibi,
yaşarken öldüğünü sanmak gibi...
İlerliyor muyuz, durup kendimizi seyredecek miyiz?
Yoksa anlamını yitirmiş her çöp gibi yere serilip bekleyecek miyiz?
Nadasta unutulmuş tarla gibi,
dalından toplanmadan düşmüş dutlar gibi,
güneşe sırtını dönmüş bir ayçiçeği gibi,
yitip gidecek miyiz?

Wednesday, June 10, 2009

self-portrait

Bir kaç nefes ötede,kendine başkalarının gözünden bakmaya çalışırıken, yeni çocukluk hayalleri peşinde,
28'inde,
çekmeceler dolusu 25 seneyi yeniden yaşasa diye,
tuhaf duygularin çemberinde...
kendisi çemberin ortasında,
uzun bir direkte,
dirsekleri kaşınıyorsa da, eskittiği masaları suçlamıyor.
artık mavi rengi daha cok sevecek,
bir balerin gibi dansedecek,
tütüleriyle, yastık altı yedi yaş dişlerine periler bekleyecek,
daha çok gülümseyecek,
daha az direnecek mutlu sarı sabahlara,
kışı daha az özleyecek,
çünkü günlerini kara öğle-sonralarına benzetmeyecek,
sevmeyecek onu sevmeyeni,
onu sevenden de vazgecmeyecek,
çünkü hatalarını sevmeyi öğrenecek,
kendi seçtikleriyle mutlu olmayı öğrenecek,
yetinmeyi keşfedecek,
önce kendini, sonra çemberini sevecek...
..
nefesi daralıyor,
sayfalara attığı tarihlere inanmak öyle zor...
öyle zor ki yine içi kararıyor...
geleceği resmetmek zor,ama geçmisi değiştirmek imkansız.
hani derler imkansız diye birşey yok, zor elde edilenlerse hep daha değerli.
seçmek değil mühim, kabullenmek zor.
düşleri yarına kurmak varken, maziyle oynamak neden?
çabalayıp yıkılmaktan mı korkuyorsun?
korkunun başa geleceğe faydası yok...
deli deli olsan sana faydası yok...
ah bir dursan...
o düş-ünce zindanından dışarı bir çıksan...
artık nefes alsan!
kayıp gidenlere geçmiş olsa, sen de artık affolsan...



Tuesday, June 09, 2009

eski


Boş bardakların ufuk çizgisine dizildiği kıyı masalardan birinde oturuyor yalnızlık. Karanlık çökerken dağların üstüne, nasıl söylesem bilmem ki, çok özlüyorum yarattığın farkları... Haziran; güneşi alnına papatya tacı gibi takmış yüz hatları sıcak rüzgarla gevşemiş solmadan, denizin üzerinde dalgalanıyor gülümsemesi...Gamzesini dolduruyor tuzlu su. Gecelerce duymamazlıktan mı geldi kuşları, ölürken teker teker, bırakırken o tatlı ses onu usul usul... Yol şarkıları, yol yazıları da tükendi artık. İçi boşalmış gibi konuşmaların. Oysa yansıtmak zor shobetleri yalın ve yalnız. Eskiden daha çok şimdi daha az değil konuşulanlar, sadece o zaman daha aç şimdi daha tok konuşanlar. Meseleleri saklamak bir özveri, sereserpe anlatmak bir zayıflık sanki... Derdini söylemeyenin derman bulamadığı o eski vakitler hatıra defterlerinde, küçük birer paragraf; satır başları hep "dostum" olan ve cümle sonlarında rakı kadehlerinden yuvarlanan üç noktalarla... Aralardaki boşluklar, ya içten kopan naralar, ya da sessiz geçen dakikalar... Konuşmadan halden anlayan bakışlar... Kara sehpaların üzeri toz toz yalnızlık. Pantolonların yamalı dizleri dayanmış o kara köşelere, hummalı bir tatışma süregidiyor. Bardaklar peşi sıra dönülecek kimsesiz evlere vuruluyor. Kalpler yalnız kalmış her güne ayrı dağlanıyor. Beraber gülünüyorsa, beraber ağlanıyor... Muhakkak var bir sonu her hayatın. Neden gömülsün içlere herşey , paylaşmak varken deniyor... Kaçanlarda var, bırakanlarda, pişmanlık duyanlarda var pişman edenlerde... Kimisi çok kalmış "kendinde" unutmuş kimdi neydi...Bazısı hatıralarla sarmış dört bir yanını... Asıl "sevgi" vardı, o nerede kaldı? Herkes bir an unutsa acısını, vazgeçip tutunmaktan, bırakır hayatı... Küçük umutları besleyen o büyük acıları, ne kimse unutabiliyor ne de sevebiliyor... Söyleniyorlarsa hep bu hayat merhalelerinden...görmüş geçirmişlikleri farklı olsa da beraber duruyorlar şafağa kadar, aynı yerde, aynı serde...ya gurbette, ya bir adım geride
**05/06/09