temmuzun eskisi

Sepetlerin üstü tellerle örtülmüş, esintiden savruluyorlar.
Tek tük çimenler kıpırdanıyor...
Uçuşsalar ya...
İçlerinde pek bir gizem aramaya gerek olmayan yerlerin kendilerine ait hâlihazır gizemleri vardır ya,
tarlaların milyonlarca yeşil tonları ve makbul devinimleri, mesafece kısa olan kelebeklerin ve ufak böceklerin çember-turları aynen böyle..
Burası ara’larca saklanmış, rotası bilinmeyen, keşfi belki asla vuku bulamayacak küçük bir ekran...
Hayal kurma oyunlarının bugünkü penceresi dere boyu kuş ve su sesi, dere yanı sessiz gelinciklerle papatyaların yüzlerini dökmeleri…
Adım attıkça yok olan bir toprak, yerine yenisini yerleştirmeden...
Her hayal gibi bunun da bir sonu var.
Artık güzelliklerin bitişine alışmış olmalıyız çoktan.
Yinede yaratmakta fayda var.
Tepeden dereye doğru eğimli yürüyüşlerin sonu yine bir tepenin ucunda bitiyor.
Gitgide tepe-önü uçurumun yerden-yüksekliği artıyor.
Bir şeyler eklemek gerek.
Yeşertmek gerek.
Telefon sesi…
Daraltıyor ekranımı.
Evin boyası solmuş, kırık tahta çitlerinden panoraması ancak sağa yatık 150 derece.
Görüntünün diğer ucu yok, çitlerin sonu yok.
Bir açabilsem daireyi 360, merkezinde ben…
Kollarımı açıp koştuğum o çiftlikteki gibi...
Kare kare yerleşmiş ayrık resimleri birleştirebilsem bile aynı güzellikte olmuyor.
Kendime koca bir tatil köyü inşa etmiyorum…
Basit ve sade olandaki zarafetle hiçbir şeyin savaşabileceğini düşünmüyorum.
Zarafetin çok zor ulaşılan bir mevhum olduğunu biliyorum.
Zor elde edilendeki değerin hiçbir şeyle karşılaştırılamayacağını zamanla bende öğrendim.
Büyürken öğrendiğim birçok şeyden hoşlanmıyorum.
Aklıma yer etmiş iki sahne var, çizebilsem keşke.
O zaman ne tamamlamaya uğraşırdım o imgeyi, ne de anlatmaya.
Sınırlarını zorluyorum her düşündüğümde, ne duysal ne görsel asla gerçek olamayacak nesnelerle.
Oysa o, zaman geçtikçe ve ben ihmal ettikçe daralıyor genişleyeceğine.
Tekrar bulabilsem orayı, yine öyle mutlu olur muydum acaba…
Orası mıydı o mutluluk, yoksa o ana mı denk gelmişti…
Denemekle kaybedilecek tek şey mutsuzlukken sanırım doğru yoldayım.
Ama muhtaçlık arifesine dayandıkça bu aramalar, korkuyorum.
Bulamamaktan ayrı, bulupta hiçbir şey hissedememekten ayrı…
Kollarımı açıp tonlarca yeşil üstünde koştum.
Solumda kırık çitli küçük bir ev, sağımda; kenarları gelincik ve papatya dolu daracık bir dere.
Ortasında kaldım bunların.
Ne gerisi var ne ilerisi.
Ne de o hisleri anlatabilecek kelimelerim.
Ara ara tamamlıyorum dairemi kendi nesnelerimle, olamayacak şeylerle, mutlu olmayı hatırlatsın diye.
Gözlerimi kapatıp kafamı kaldırdığımda, ağaç yapraklarının güneşin çizgi çizgi ışıklarını süzüp yüzümü gölgelendirdiği anı unutmamak için...
Olduğum yerde attığım her turda duyduğum bütün uçan-böceklerin seslerini hatırlamam için.
Koşup koşup durduğumda, nefesimin her tıkanışında gülümsediğim için.
Orda kollarımı açtığımda, bütün dünyaya sarılmış gibi hissettiğim için.
** 09/ 07 / 08


0 Comments:
Post a Comment
Subscribe to Post Comments [Atom]
<< Home