Thursday, June 11, 2009

self-portrait II


Uykularım kaçıyor...Korku büyük marifet.
Biraz kurtulabilsem deniz feneri gibi yanıp sönen hayırsız vesveselerden.
Endam ne mühim; geçen, vapurdaki adam gibi, insanları içeri öyle içten devam etsem.
Kalabalığın içinde kayıp gibi görünürken kıvrakça farkedilsem.
İki bardağım var, biri yarım biri boş.
Kiraz çöpleri, çekirdekleri, yanında mayhoş...
bir ses.
Nasıl dolduruyorlarsa çevremi, öyle bağlıyorlar cümlelerimi.
Enfes bir köşem var, öyle ki saatler az geliyor.
Doymuyor nefsi insanın, zevk zerk oldumu bir kere...hep istiyor.
Bazen toplanıp gidesim geliyor, kaçayım diyorum kendimden.
Peşimde, bir sürü halinde, kaçamak yazılarım, gerçekler perişan.
Mumların biri sönüyor biri yanıyor, yenisi eskisinin yerine yakışmıyor.
Güya hiçbirşey bitmiyor da, herşeyin uzun kısa bir miladı oluyor.
Sonra ölüyor...
Sessizce yokoluyor.
Tuhaf bir döngüyle yokolanlar kimseyi ırgalamıyor.
Aslında hiçbirşey kökten değişmiyor.
Bu sebepten belki, değerler azalıyor.
Şeyler diğer şeyleri önemsemiyor.
Kimseler kimseleri gerçekten anlamıyor.
Bugün tepem atık...birşeyler bana efeleniyor.
Elimde çözemediğim bir metal kokusu,
örtülü aynalarla dolu,
uzun bir koridor...
daracık kapılar, kocaman kapı tokmakları...
büsbütün algım değişiyor.
Yine cümlelerim devriliyor...
Algıyı seçip ayıklamak, isimlendirip anlatmak ne zor.
En az gözün gördüğünü resmetmek kadar zor.
Yok kendine saklasan taşar haznelerin,
boyuna ıslanır mendillerin...
Yok saklamazsan karışır hislerin,
sorgu sual başucuna yerleşir.
Pencerelerde teller, sinek mi kovalar,seni mi oyalar bilmem.
Hapsolmuşsun gibi, üç duvarı dörde tamamlar.
Bakarsın da dokunamazsın gibi havaya, aya, düşlerini baltalar.
Dışardan gelen çatapat sesleri,
kavgaya tutuşmuş iki serseri,
çamların altında birbirine sokulmuş iki sevgili,
sürekli kendini tekrar eden sokak halleri,
ve şimdi;
ne yakın dururken onlara ne de uzak kalabiliyorken, camlarım seyiriyor.
Duvarlara yol veriyorlar...
Çığlık çığlığa sessiz kalmak gibi,
tıklım tıklım yalnız olmak gibi,
severken ayrılmak gibi,
yaşarken öldüğünü sanmak gibi...
İlerliyor muyuz, durup kendimizi seyredecek miyiz?
Yoksa anlamını yitirmiş her çöp gibi yere serilip bekleyecek miyiz?
Nadasta unutulmuş tarla gibi,
dalından toplanmadan düşmüş dutlar gibi,
güneşe sırtını dönmüş bir ayçiçeği gibi,
yitip gidecek miyiz?

0 Comments:

Post a Comment

Subscribe to Post Comments [Atom]

<< Home